TORUNUNUN AĞZINDAN BİR KAHRAMANIN HİKÂYESİ
TORUNUNUN AĞZINDAN BİR KAHRAMANIN HİKÂYESİ
Röportaj: Hatice Çekil
Fotoğraf: Yılmazipek Ailesi ve İnternet Arşivi
Cephelerden siyasete, siyasetten sanayiye uzanan bir hayat: Mehmet Faik Yılmazipek... Genç yaşta cephede iki kolunu da kaybeden Mehmet Bey pes etmek bir yana girdiği alanlarda inanılmaz bir başarı sağladı. Mehmet Faik Yılmazipek Çanakkale Cephesi’nde Mustafa Kemal’in emrinde savaşıp Galiçya Cephesi’nde iki kolunu kaybetti ve mecburen yurduna döndü. Kendisini çok seven eşi Zehra Hanım’la evlenerek zorlukların üstesinden beraber geldiler. Zorlukların başarıyla atlatılmasının ardından sanayiye atılma serüvenleri başladı. Yılmazipek, büküm ve dokuma fabrikaları açtı. Fabrikalarında çoğunluğu kadın olan işçilerin özenle dokuduğu ipek kumaşlar önce Türkiye’de ardından yurt dışında nam saldı. Bu işlerin yanında milletvekilli seçilerek bir süre milletvekilliği yaptı. Çocuklarını da işiyle ilgili alanda yetiştirdikten sonra işlerini onlara devretti. Bu kahramanın hikâyesini torunu Hülya Yılmazipek’in ağzından dinledik.
l Hülya Hanım, aldığınız eğitimlerin ve yaşadığınız süreçlerin size katkıları neler oldu?
Bursa’da Özel İnal Ertekin İlkokulu’nda daha sonra orta öğrenimini Anadolu Lisesi olan English High School’da tamamladım. Babamın isteği ile İstanbul Üniversitesi İşletme Fakültesi’ni bitirdim ve ABD’de 2 yıllık bir tekstil programını bitirdim. Orta eğitimden beri tatillerde babamın işinde çalışırdım, özellikle ipek kumaş üretmek için yıllık koza alımlarının yapıldığı yaz başlarında, Bursa Koza Han’da olmak, ofiste, köylülerle ve eksperlerin oluşturduğu bu organik borsa ortamında olmak, bana verilen işleri yapmak çok hoşuma giderdi. Babamın iş toplantılarında bulunmak ve konuşmaları dinlemek daha sonra hem iş hayatında hem de genel hayatta çok işime yaramıştır. Ailenin en küçük kızı olarak pek çok sorumluluk ve aile şirketinin devamını getirmek bana düştü. Ben ABD’de okulu bitirip dönerken babam ipekçiliği bırakmaya karar verdi. Ben de Vakko ve Beymen gibi hem kumaş sattığımız hem de Türkiye’deki en önemli tekstil şirketlerinde çalıştım. Babamın isteği üzerine sadece kendi aile şirketimiz olan Fertur AŞ’de çalışmaya başladım. 2013’te babam beni yönetim kurulu başkanlığına layık gördü ve halen bu görevde devam ediyorum.19 yaşımdan beri yoga ve meditasyon ile ilgileniyordum. Daha sonra eğitimler alarak yoga eğitmeni oldum. Kendi işimi aksatmadan, çeşitli merkezler ve yoga stüdyolarında dersler verdim.
l Eğitimden tekstile, yogadan siyasete her alanda yer almış başarılı bir aileye sahipsiniz. Bize ailenizden bahseder misiniz?
Ailemiz Türkiye’nin ilk sanayicilerinden. Laik, eğitime ve yabancı dil öğrenmeye çok önem veren, hayır işi yapmayı seven bir aile. Bu yolda babam Turgut Yılmazipek tarafından 5 okul yaptırılıp, devlete eğitim için bağışlanmıştır. Bu okullara ziyaret yaptığım zaman tarifsiz bir mutluluk duyuyorum ve çok duygulanıyorum.
Dedem vefat ettiğinde ben küçüktüm ancak bizim fabrikalarda çalışmış insanların ya da okullarda okumuş olan öğrencilerin babamı ve dedemi tanıyıp hayır duasıyla anmaları beni çok gururlandırıyor ve mutlu ediyor. Böyle tarihe dokunmuş bir ailenin devamını getirirken sorumluluk da yüklüyor.
l Mehmet Faik Yılmazipek kimdir? Bize dedenizden
bahsedebilir misiniz?
Dedem vefat ettiğinde küçük yaşta olduğumdan bana anlatılanları ve az çok hatırladığım anılarla dedemi anlatacağım.
Sevgili dedem Mehmet Faik Yılmazipek Galiçya’da bu vatan uğruna iki kolunu kaybetmiş kahraman bir Türk askeridir. Dedem ve babaannem İstanbul’da Çemberlitaş’ta kendilerine ait bir apartmanda yaşarlardı. Bursa’ya geldikleri zaman bazen bizim evimizde bazen de Romangal İpek Fabrikası’nda kendisine ait olan konakta kalırlardı.
Bizim eve geldiği zaman biz kardeşler onları apartman girişinde karşılardık. Dedem çok sevinir “Kuzularım gelmiş” derdi. Biz ona sıkı sıkı sarılırdık, dedem de kollarımızı boynu ile sıkıştırır, sevgisini gösterirdi.
Annem Ferhunde Yılmazipek, dedem ve babaanneme olağanüstü sevgi ve saygı duyar, onları en iyi şekilde ağırlamak için elinden geleni yaparmış. Onlar da anneme büyük sevgi beslermiş. Annem dedemin sevdiği yemekleri hazırlayıp, neşe içinde yemeğe otururmuş. Dedemin yemeğini babaannem yedirirdi. Bir çatal dedeme, bir çatal da kendi yemeğinden yerdi. Bazen de annemden yedirmesini isterdi. Bu büyük bir lütuftu çünkü herkesin elinden yemezmiş.
İşten eve döndüğünde ablam İpek’i yanına çağırır, kâğıt kalem almasını ister ve ona hesap yaptırırdı. Sanırım bu dedemin denetleme yöntemiydi. Ablamların ilk ve ortaokul yıllarında hepsinin okullarını sorar, derslerini merak edermiş.
Akşam yemeğinden sonra en büyük ablam Nilgün’ün piyano çalmasını isterdi. Ablalarımla beraber Atatürk şarkıları, marşları söylerdik. Atatürk şiirleri okurduk. İstiklal Marşı’nın tümünü ezbere okurduk. Dedem ağlamaya başlardı ama yine de devam etmemizi isterdi. Her zaman savaşın etkisinde olduğu hissini verirdi. Vatan, millet, Atatürk, Cumhuriyet sesinin titremesine ve gözlerinin dolmasına yeterdi. Babaannem koşarak gelir “Yine mi dedenizi ağlatıyorsunuz” diyerek bizi azarlardı. Hepimiz gülmeye başlardık. Bu bizim rutinimizdi çok sık tekrarlardık.
Ailece İstanbul’a gittiğimizde onların evinde kalırdık. Apartmanın 6. katında dubleks dairede yaşıyorlardı. Biz merdivenden çıktığımız sürece babaannemin sevgi dolu sözleri ve dedemin “Kuzular gelmiş” cümlesi apartman merdivenlerinde yankılanırdı. Bu biz çocukları sevindirir ve güldürürdü, böyle karşılanmak harikaydı.
Dedem çok disiplinli ve çalışkandı. Yaşadığı sürece her gün işe gidermiş. Kollarının olmaması onu hayata karşı cesur kararlar almaktan alıkoymamış. İstanbul, Sultanhamam’da ailemize ait olan mağazaya her gün, Çemberlitaş’taki evinden çıkarak yürüyerek gidermiş. Tek başına yaptığı bu yürüyüş ona çok iyi gelirmiş. O yıllar kış mevsimi sert geçermiş. Yerler kar ve buz olurmuş. O şartlarda bile işinde gidermiş. Şoför kullanmaz, yardımcı istemezmiş. Dedemin ayakkabısına ip sararlarmış, kaymasını engellemek için. Kapalı Çarşı esnafı dedem her geçtiğinde ayağa kalkar ve eşlik etmek istermiş. Dedem onları selamlar, yalnız yürüyebileceğini söylermiş.
On dokuz yaşında kollarını kaybetmiş. Beşik kertmesi olan babaanneme giderek “Benimle evlenmek zorunda değilsin” demiş. Babaannem de “Sen benim kısmetimsin, seninle evleneceğim” demiş. Babaannem bir gece önce bir rüya görmüş. Rüyasında penceresine bir kuş konmuş fakat kuşun iki kanadı da yokmuş. Babaannem bunu ağlayarak anlatırmış. Babaannem dedemin tüm ihtiyaçlarını görerek sevgi ile bakmış ve hiç şikâyet etmemiş.
Bizim İstanbul ziyaretlerimizde dedem bizi Sultanahmet Cami’ne götürür, özelliklerini anlatırmış. Sultanahmet Meydanı’nda dolaşır, Gülhane Parkı’na gider, ağaçların altında otururmuşuz. Çemberlitaş çevresinde yürüyerek tüm tarihi eserleri gezdirirmiş. Torunlarıyla gezmeyi çok severmiş. Bize dondurma alır, muhallebi yedirirmiş. Cebinde para bulundurur, bizim ödememizi istermiş. Dedemden para almak istemezmiş esnaf, ama dedem daima ödermiş.
Türk müziğini çok severmiş. Tiyatroyu çok sever, bizi de götürürmüş.
Babaanneme hanım diye hitap ederdi.
Her Kurban Bayramı’nda Bursa’ya gelir, fabrikanın bahçesinde kurbanlar kestirir ve dağıttırırmış. Bizlerin de orada olmamızı istermiş.
Biz Bursa’da yaşardık. Dedem her gece babamı arar, işlerle ilgili bilgi alırmış. Bu da tam bizim yemekte olduğumuz saate rastlardı. Biz çocuklar hiç ses çıkartmadan oturmak zorunda kalırdık. Babam ile konuşması bittikten sonra beni çağırır, “Bir de avukatımla konuşayım” derdi. Her gece akşam yemeği saatlerimiz böyle devam etti.
Çemberlitaş’taki evinin mutfak camının dışında 1 metrekarelik bir alan vardı. Oraya kuşlar gelirdi. Dedem onları beslememizi isterdi. Bu bizim için büyük bir eğlenceydi. Beni sırtına bindirir “Dandini dandini dastana” diyerek bir süre dolaşırlardı. Ben dedemin boynuna sıkıca sarılırdım, dedemde bundan çok hoşlanırdı.
l Dedenizin anlattığı aklınıza kazınan bir hikâye var mı?
Dedem evlenip iki çocuk sahibi olduktan sonra Atatürk Bursa’ya gelmiş, yaverlerine “Benim burada iki kolsuz askerim var. Bana onu bulun” demiş. Dedeme “Ne yapıyorsun?” diye sormuş. Dedem de “Eşim kolonya yapıyor, ben de Bursa’da Kapalı Çarşı’da satıyorum. Biraz para biriktirdim, dükkân alacağım” demiş. Atatürk de dükkânın yarı parasını ödeyerek dedemin dükkân sahibi olmasını sağlamış.
Babam Turgut Yılmazipek’in vasiyetidir: “Bursa Kapalı Çarşısı’ndaki dükkânı asla satmayın. O bize Atatürk’ün hediyesidir.”
Devlet dedeme 24 saat asker tahsis etmiş ve gazi maaşı bağlamış. Dedem, kendisinin çalışarak imkâna kavuştuğunu ve devletin bu paraya ihtiyacı olduğu için kabul etmediğini anlatmıştı. Askeri de istememiş, “asker orduya yaraşır” demişti.
l Savaş kelimesi sizde neler çağrıştırıyor? 18 Mart Çanakkale Zaferi ve Şehitleri Anma Günü yaptığınız özel bir etkinlik var mıdır?
Savaş benim için korkunç. Bazen 18 Mart Çanakkale Zaferi ve Şehitleri Anma Günü, bir belgesel ya da herhangi bir savaş filmi izlerken 17 yaşında okulunu yarım bırakarak orduya katılan ve Atatürk ile aynı bölükte savaşma onuruna ulaşmış dedemin neler hissettiğini, genç yaşında dünyanın en zorlu savaşlarından birini yaşamanın tüm hayatına etkisini düşünüyorum.
Annem anlatmıştı gece bizim Türkler süngünün ucuna tütün koyarlarmış, İngilizler de konserve koyarlarmış ve birbirlerine uzatırlarmış. Sabah olunca gene amansız savaş devam edermiş. Dedemin biyografisini size tekrar anlatmıyorum. Benim için tüm zorluklara ve imkânsızlıklara karşın sinmeyip mücadele etmeyi, yeniliklerden ilerlemeyi bırakmamayı, ailesi, etrafı ve ülkesi için refah yaratılması, derin bir Türkiye ve Atatürk sevdası aşılanmıştır bana. Bu dedemin değerlerinin babam tarafından bana aktarılarak yaşanmasıyla oldu.
Seyahat etmeyi çok sever ve insanı zenginleştirdiğini düşünürüm. Yeni Zellanda ve Avusturalya’da müzelerde ana konu Çanakkale... İnanılmaz... İnsan, kendi coğrafyasının dışındaki bir savaşa sürüklenmiş orada savaşan yabancı gençlere de üzülüyor ancak Atatürk’ün dediği gibi “Ne işiniz vardı?” demekten de kendini alamıyor.
l Ailecek kadınlara destek verip, istihdamlarında ve öğrenimlerinde onlara çokça destekte bulunuyorsunuz. Onlara buradan ne demek istersiniz?
Pek çok kültürü gördüm, yabancı arkadaşlarım oldu ancak Türk kadını kadar hem kendini hem ailesini geliştirmeye çalışan, modern dünyanın gereklerini yaparken ve üretirken feminen kalabilen az kadın ırkı var.
Türk kadınına önem ve imkân yaratmak durumundayız, ülkenin her yerindeki kadınlarımız çok cefakârlar. Bize bu ülkeyi bağımsız bir şekilde hediye eden ve ayrıca birçok Avrupa ülkesinden önce seçme ve seçilme hakkını bize veren Atatürk’e kurtuluş savaşındaki kadınlarımıza rahmet okumamız, onları saygıyla anmamız gerekiyor.
Yorumlar
Yorum Gönder